Kişisel Kaprisler İçin Dini Unvanları Kullanma Fitnesi

| |defa okundu : 26
Kişisel Kaprisler İçin Dini Unvanları Kullanma Fitnesi
  • Post on Facebook
  • Share on WhatsApp
  • Share on Telegram
  • Twitter
  • Tumblr
  • Share on Pinterest
  • Share on Instagram
  • pdf
  • Çıktı al
  • save

Yüce Allah’ın Adıyla

(Onlardan öylesi de var ki: «Bana izin ver, beni fitneye düşürme» der. Bilesiniz ki onlar zaten fitneye düşmüşlerdir.) (Tevbe: 49)

 

Kişisel Kaprisler İçin Dini Unvanları Kullanma Fitnesi[1]

Kısaca ayetin anlamı: Münafıklardan biri, Resulullah'a (s.a.a) kendisi ile birlikte Romalılarla savaşmak üzere Tebük’e giden Müslüman ordusuna katılmamayı ister ve bana cihadı terk etmeye izin ver der ve bunu cihada katılmanın kendisini günaha ve fitneye düşüreceği ve şeriata aykırı kılacağı, dolayısıyla dinde bozgunculuğa neden olacağı şeklinde gerekçelendirir.  Buna karşı Yüce Allah bizzat bu aldatıcı tavrın, dinde bozgunculuk çıkardığı ve büyük günaha neden olduğunu buyurur. 

Ayet-i kerime, Müslüman toplumun kaprislerini takip eden ve bencilliklerini tatmin etme kaygısı taşıyan bazı üyelerinin sosyal sorumluluklarından kaçmak istediklerinde, dinlerine ve ümmetlerine karşı görevlerini yerine getirmediklerinde, düştüğü ikiyüzlü durumu ya da kişisel kazanç elde etmek istediklerinde, başkalarını ikna etmek ve aldatmaya çalışmak için, dini unvanları bahane olarak kullandıklarını, din konusunda takvalı ve Allah’tan korkmuş gibi göründüklerini ortaya koymaktadır. Yüce Allah şöyle buyuruyor:

(وَمَا يَخْدَعُونَ إِلَّا أَنفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ)

(Onlar ancak kendilerini aldatırlar ve anlamazlar.) (Bakara: 9)

Buna tanık olarak, hadis, biyografi ve tarih uzmanlarının aktardığına göre, konuyla ilgili ayet-i kerimenin indirildiği hadiseyi hatırlatıyoruz: Peygamber efendimize (s.a.a), Romalıların Medine'yi fethetmek ve İslam'ı ortadan kaldırmak için Şam beldelerinde bir araya geldikleri haberi ulaşınca, kendi evlerinde onlarla yüzleşmek için yola çıkmaya karar verdi. Bu yüzden Müslümanları toplayarak onları cihada çağırdı. Medine halkı ve İslam'a giren Arap kabilelerinin büyük bir kısmı Müslümanların içinde bulunduğu zorluklara rağmen bu çağrıya cevap verdi. Ama münafıklardan ve başkalarından bir kısım insanlar bundan geri kaldılar. Allah Resulü (s.a.a) Ced b. Kays – Hazrec kabilesinin Beni Seleme boyunun ileri gelenlerinden biri olup münafık bir kişiliğe sahipti – ile karşılaştı ve ona şöyle dedi: “ Ey Ebu Vehep, bizimle bu gazveye çıkmaz mısın? Kim bilir belki de bir kısım sarışın bayanı (Rum kadınlarını) – cariye olarak - ele geçirirsin.” Ced b. Kays dedi ki: “Ey Allah’ın Resulü, doğrusu kavmim, onlardan hiçbir kimsenin kadınlara benim kadar düşkün olmadığını bilir. Ama seninle gazveye çıkar ve sarışın bayanları görürsem sabırlı davranmamaktan korkarım. Onun için beni fitne ile karşı karşıya getirme, izin ver de burada kalayım.”[2] Sonra kendi kavminden bir gruba şöyle dedi: “Sıcakta savaşa çıkmayın.” Oğlu ona dedi ki: “Allah Resulü’nün (s.a.a) sözünü geri çevirdin ve dediğini dedin. Daha sonra da kavmine sıcakta savaşa çıkmayın mı diyorsun? Allah’a ant olsun ki Allah senin bu durumunla ilgili Kur’an’da bir ayet indirecek ve insanlar onu kıyamete kadar okuyacaktır.” Bunun üzerine yüce Allah, Resul’üne (s.a.a) şu ayeti indirdi:  

(وَمِنْهُم مَّن يَقُولُ ائْذَن لِّي وَلاَ تَفْتِنِّي أَلاَ فِي الْفِتْنَةِ سَقَطُوا وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةٌ بِالْكَافِرِينَ)

Onlardan “Bana izin ver, beni fitneye (isyana) sevk etme” diyen de vardır. Bilesiniz ki onlar (böyle diyerek) fitnenin ta içine düştüler. Şüphesiz ki cehennem, kâfirleri elbette kuşatacaktır. (Tevbe: 49)

Ced b. Kays daha sonra şöyle dedi: “Muhammed, Rumlarla yapılacak savaşı diğerleriyle yapılacak bir savaş gibi sanıyor. Doğrusu bunlardan – gidenlerden - hiçbiri geri dönmeyecektir.”[3] Bu adam, dini için endişelendiğini iddia ediyordu, zira eğer Allah Resulü (s.a.a) onu cihatla emrederse sarışın Rum kadınlardan dolayı fitneye düşeceğini veya genel olarak savaşı kazanma ve elde edeceklerinden ötürü fitneye düşeceğini söylüyor. Acaba savaşın dehşetinden mi korkuyor ve onun karşısında zayıf mı düşüyor! Yoksa ehlini ve malını terk etmekten mi korkuyor da bunun için Allah Resulü’nden (s.a.a) cihada katılmama iznini talep ediyor. Böylece emre itaatsizlik de yapmamış oluyor. Ama aslında yapmış olduğu aldatma ve nifak ile kendisinden sakındığını sandığı fitnenin tam içine düşüyor.

   Başka bir ayetin zahirinden anlaşıldığı kadarıyla cihattan geri kalmaya dair izin verişinden dolayı Allah Resulü (s.a.a) yerilmektedir. Bununla birlikte ilkin bağışlanması için kendisine dua edilmekte. Yüce Allah şöyle buyuruyor:

(عَفَا اللَّهُ عَنكَ لِمَ أَذِنتَ لَهُمْ حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَكَ الَّذِينَ صَدَقُوا وَتَعْلَمَ الْكَاذِبِينَ)

Allah, seni affetsin! Doğru söyleyenler sana iyice belli olup, yalancıları bilinceye kadar beklemeden niçin onlara izin verdin? (Tevbe: 43)

Eğer Allah Resulü (s.a.a) onları sınava tabi tutmak suretiyle izin vermez, böylece savaşa gitmelerini emrederek bu büyük günaha olan bağlılıklarını meşrulaştırmak için izni, zahirde bir örtbas etme aracı olarak kullanmalarını ifşa etseydi, savaştan geri kalmadaki kararlılıkları ve görevi yerine getirmedeki isteksizlikleri ortaya çıkardı. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

(وَلَوْ أَرَادُوا الْخُرُوجَ لَأَعَدُّوا لَهُ عُدَّةً)

Onlar eğer savaşa çıkmak isteselerdi, elbette bunun için bir hazırlık yaparlardı. (Tevbe: 46)

Ali b. İbrahim tefsirinde İmam Bakır’dan (a.s) şöyle rivayet eder: “(Bu durum) Mazeret sahibi kimseleri ve hiçbir mazereti olmadan oturanları ayrıştırıp tanıtmak içindi.”

Peygamberimize (s.a.a) hitaben yaptığım bu konuşmadan kastım, bu bahanelerin Yüce Allah'ı ve Resulü’nü (s.a.a) aldatmadığını, ancak Peygamber'in (s.a.a) yüce bir ahlaka sahip olması nedeniyle bu durumu gizlediğini ve bu gibi insanların savaşa katılmalarında fayda görmediği gibi aksine mücahitler ordusuna daha ziyade zarar vereceğini bildiğini ifade etmek içindir.

(لَوْ خَرَجُوا فِيكُم مَّا زَادُوكُمْ إِلَّا خَبَالًا وَلَأَوْضَعُوا خِلَالَكُمْ يَبْغُونَكُمُ الْفِتْنَةَ وَفِيكُمْ سَمَّاعُونَ لَهُمْ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِالظَّالِمِينَ)

Eğer onlar da sizin içinizde (sefere) çıksalardı, size bozgunculuktan başka bir katkıları olmayacak ve sizi fitneye düşürmek için aranızda koşuşturacaklardı. Aranızda onları dinleyecek kişiler de vardı. Allah, zalimleri hakkıyla bilendir. (Tevbe: 47)

Yüce Allah, üstün ahlakının gereklerine göre hareket etmesi için Peygamberini (s.a.a) serbest bıraktı, sonra bu münafıkların gerçekte gizlediklerini indirdiği ayetlerle ortaya koydu, böylece ilahi naslarla, Peygamber’in (s.a.a) özel tasarufu olmadan ortaya çıkamayacak gerçekleri tahakkuk ettirdi.

Yüce Allah tebareke ve teala, bu fitnenin ciddiyetinden dolayı söz konusu uyarıyı, savaşın şartları sonrasına kadar ertelemiştir ve eğer Peygamber Efendimizin (s.a.a) üstün hikmeti olmasaydı bu münafık, fitnesini dini bir çerçeveye sardığı için topluma yayabilir, bir grup insanı aldatabilirdi. Yüce Allah şöyle der: وَفِيكُمْ سَمَّاعُونَ لَهُمْ Aranızda onları dinleyenler de bulunmaktadır. Evet, gerçekten cihada çıkamayacak durumda olanlar vardı ve ayet-i kerime onlardan bahsetmişti, ancak bahsi geçen ezikler onlardan değildi. Gerçekten de söz konusu ezikler karşısında, tereddütsüz ve tartışmasız bir şekilde yüce Allah ve Onun Resulü’nün (s.a.a) emirlerine itaat etmede ileri atılan sadık müminler vardı. Yüce Allah şöyle der:

(لَا يَسْتَأْذِنُكَ الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ أَن يُجَاهِدُوا بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِالْمُتَّقِينَ)  

Allah’a ve âhiret gününe iman edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten geri kalmak için senden izin istemezler. Allah, kendine karşı gelmekten sakınanları çok iyi bilendir. (Tevbe: 44)

Sorumluluktan kaçma, Yüce Allah'ın emirlerini ihlal etme ve kişisel çıkarlar adına dini teveccühlerden yararlanmayı meşrulaştırmak için yapılan bu sapkın durum, her düzeyde kendisini gösterebilir. Kesin olarak hepsinden en tehlikelisi, Allah Resulü’nün (s.a.a) irtihalinden sonra meydana gelen olaydır. Zira ihtilalciler, Allah Resulü’nün (s.a.a) Müminlerin Emiri (a.s) hakkındaki vasiyetine muhalefet etmeyi meşrulaştırmak için, kendileri değil de şayet Ali’yi lider ve halife olarak seçmeleri halinde, fitne meydana geleceğinden korktuklarını öne sürmekteydi. Bazen şöyle dediler: “Doğrusu Kureyş, hem peygamberliğin hem hilafetin siz de – Haşim oğullarında – birleşmesinden ve böylece insanlardan yararlanmanızdan hoşlanmaz.”[4] Bazen de şöyle derlerdi: “Böylece Kureyş, kendisi için bir seçimde bulundu ve doğru ve isabetli bir seçim yaptı.”[5] Hâlbuki ayet-i kerime ihtilalcilerin niyetlerini ve kendisi için ısrarcı oldukları şeyi sanki olaydan iki sene önce ifşa etmişti. Yüce Allah tebareke ve teala onların hakkı gizlemedeki çabalarını defalarca ifşa etmiş ve son olarak da Gadir günü tamamen ortaya çıkarıp beyan etmişti. Yüce Allah şöyle buyuruyor:

 (لَقَدِ ابْتَغَوُا الْفِتْنَةَ مِن قَبْلُ وَقَلَّبُوا لَكَ الْأُمُورَ حَتَّى جَاءَ الْحَقُّ وَظَهَرَ أَمْرُ اللَّهِ وَهُمْ كَارِهُونَ)

Andolsun, bunlar daha önce de fitne çıkarmak istemişler ve sana karşı türlü türlü işler çevirmişlerdi. Nihayet hak geldi ve onlar istemedikleri hâlde, Allah’ın dini galip geldi. (Tevbe: 48)

Şüphesiz Gadir günü, onlar hoşnut kalmayıp inat ettikleri halde hak geldi ve Allah’ın emri zahir oldu. Yüce Allah şöyle buyurmakta:

(وَارْتَابَتْ قُلُوبُهُمْ فَهُمْ فِي رَيْبِهِمْ يَتَرَدَّدُونَ)

Kalpleri şüpheye düşüp kendileri de o şüphelerinin içinde bocalayan kimseler senden izin isterler. (Tevbe: 45)

Değerli Kardeşlerim

Doğrusu Hz. Fatıma-i Zehra (s.a) onlara bu ayeti hatırlatarak şöyle dedi: “Yüce Allah, Peygamberi (s.a.a) için peygamberlerin evini ve asfiyasının barınağını seçtiği zaman, sizde nifak belirtileri görünmeye başlandı.” Sonra şöyle dedi: “Siz, fitneye düşme korkusunu bahane ettiniz! (أَلا فِي الْفِتْنَةِ سَقَطُوا وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةٌ بِالْكافِرِينَ) Bilesiniz ki onlar (böyle diyerek) fitnenin ta içine düştüler. Şüphesiz ki cehennem, kâfirleri elbette kuşatacaktır. Heyhat heyhat! Size ne oluyor! Allah’ın kitabı arasızda olduğu halde nereye gidiyorsunuz? Hâlbuki onun işleri açık, hükümleri görkemli, işaretleri parlak, yasakları ışıltılı ve emirleri apaçıktır. Ama siz onu arkanıza attınız, onun dışında başka bir şeye mi rağbet ediyorsunuz, yoksa ondan başka bir şeyle mi hükmediyorsunuz! (بِئْسَ لِلظَّالِمِينَ بَدَلاً) Bu, zalimler için ne kötü bir bedeldir!(وَمَن يَبْتَغِ غَيْرَ الْإِسْلامِ دِيناً فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْهُ وَهُوَ فِي الْآخِرَةِ مِنَ الْخاسِرِينَ) Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, (bilsin ki o din) ondan kabul edilmeyecek ve o ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır.”[6]

Daha sonra kendileri tarafından ortaya çıkarılan fitnenin tehlikesini açıklayarak şöyle dedi: “Yazıklar olsun! Onu, Risâlet’in beşiğinden, peygamberlik ve öncülük sütunlarından, Ruhu’l-Emin’nin kendisine indiği yerden, dünyevi ve dini meselelerin maharetli uzmanından uzaklaştırmak, onlar için önemlidir? (أَلا ذلِكَ هُوَ الْخُسْرانُ الْمُبِينُ) İyi bilin ki bu, apaçık hüsranın ta kendisidir.” (Zümer: 15)[7] Onlar her ne kadar ümmeti fitneden korumaya çalıştıklarını iddia etseler de Hz. Zehra (s.a) onlara, yapmış oldukları bu eylemle fitnenin tam ortasına düştüklerini açıklamaktadır. Böylece iddialarının çürüklüğünü, gerçek niyetlerini ve ümmetin o zamanki fertlerine ve istikbaldeki bireylerine karşı işledikleri cinayetin büyüklüğünü ifşa etti. Zira yapılan bu darbe ve ihtilal, dinin çarpıtılması, kan dökülmesi, mal israfı, kötülerin zulmü, salihlerin yerinden edilmesi, değerlerin ve insani ilkelerin yitirilmesi gibi nedenlerle ümmet üzerinde talihsizliklere ve felaketlere neden oldu.[8]  

Darbenin liderleri, Sakife’de yaşananların ümmeti parçalayan, doğruluk ve kemal yolundan sapmasına yol açan bir fitne olduğunu itiraf etti, ancak bazıları bu durumun barış içinde geçtiğini iddia ettiler. Tarihçiler ve biyografi[9] yazarlarının Ömer’den aktardıkları ünlü konuşmasında Ömer şöyle der: “Doğrusu Ebubekir’le yapılan biat, ani gelişmiş bir kaymadan ibaretti ki Allah şerrini bertaraf etti. Her kim sizi onun gibi bir şeye çağırırsa onu öldürün.”[10] İbn Esir söz konusu hadisin anlamında şöyle der: “Feltet ile kastedilen ani olmasıdır.  Böyle bir biat bile, kötülüğe ve çekişmeye düşmekten daha iyidir, bu nedenle Allah bundan korudu ve engelledi. Feltet; bir şeyin yayılma korkusundan ötürü düşünmeden yapılan her şey için kullanılır.”[11]

Hak ve hakikati gizlemek için maalesef böyle bir düşünceyi insanların zihinlerine işlediler. Ama İmamlar (a.s) bunu açıkladılar. Şeyh Kuleyni, Ravdatü’l-Kafi’de kendi senedi ile Ebu Mikdam’ın şöyle dediğini rivayet eder: Ebu Cafer-i Bakır’a (a.s) dedim ki: “Avam halk, Ebubekir’le yapılan biat hakkında tüm ümmet icma ettiği için yüce Allah’ın da rızasına uygun olduğunu ve yüce Allah, Muhammed’in (s.a.a) ümmetini ondan sonra fitneye düşürmediğini iddia etmektedir.” Ebu Cafer (a.s) dedi ki: “Onlar Allah’ın kitabını okumuyorlar mı? Hâlbuki Allah şöyle buyurmuyor mu? 

(وَمَا مُحَمَّدٌ إِلَّا رَسُولٌ قَدْ خَلَتْ مِن قَبْلِهِ الرُّسُلُ أَفَإِن مَّاتَ أَوْ قُتِلَ انقَلَبْتُمْ عَلَى أَعْقَابِكُمْ وَمَن يَنقَلِبْ عَلَى عَقِبَيْهِ فَلَن يَضُرَّ اللَّهَ شَيْئًا وَسَيَجْزِي اللَّهُ الشَّاكِرِينَ)

Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse gerisingeriye (eski dininize) mi döneceksiniz? Kim gerisingeriye dönerse, Allah’a hiçbir zarar veremez. Allah, şükredenleri mükâfatlandıracaktır. (Ali İmran: 144)[12]

İster hile, ister aldatma, ister dezenformasyon, ister askeri darbeler, ister hileli seçimler, ister halkın geçim kaynaklarından çalınan para kullanılarak yapılan siyasi yolsuzluk yoluyla olsun liyakatsiz kişilerin o dönemde ve her dönemde halka yönetici olmaları ve onları boyunduruk altına almalarından daha büyük bir fitne var mı? Zira böylece yolsuzluk ve çürüme yayılır, halkın serveti çalınır, haysiyetleri boşa harcanır, haram olan kanı dökülür, kaos yayılır, düzen ve güvenlik bozulur, sosyal adalet kaybedilir ve ülke harabeye döner.

Şüphesiz bu ihmalkâr ve görevlerini yerine getirme konusunda isteksiz davranan grubun kendisi, Müminlerin Emiri (a.s) onları bağilerle cihada çağırdığı zaman sıcaklık ve soğukluk gibi içi boş bahaneler ileri sürerek geri kalmışlardı. Müminlerin Emiri (a.s) de onları ifşa etmiş ve nifaklarını iç yüzünü şu sözleriyle ortaya çıkarmıştı: “Sizi sıcak günlerde düşmana karşı savaşmaya çağırdığımda şu an kavurucu sıcaktayız, sıcaklar kayboluncaya kadar bize izin ver dediniz. Sizi kış günlerinde düşmana karşı savaşa çağırdığımda ise şu an ayazın tam ortasındayız, soğuklar hafifleyinceye kadar bize mühlet ver dediniz. Tüm bunlar, sıcaktan ve soğuktan kaçmak içindi. Vallahi sıcaktan ve soğuktan kaçan sizler, kılıçtan çok daha hızlı kaçarsınız.”[13]

Öne sürülen bu gerekçelerin fitnesi, ayetin zikrettiği bu münafıkların iddia ettiği gibi dini bir söylemle ortaya konulduğunda daha büyük ve daha tehlikelidir. Zira onlar, Peygamber (s.a.a) ile risalet arasına fark koymak istemekte, böylece dinlerinde fitneye düşmekten korktukları veya Sakife’de bulunanların insanların dinden çıkmalarından ve birliğin bozulmasından korktuklarını iddia ettikleri gibi Peygamber’e (s.a.a) isyan etmekte ve bunun, risalete olan bağlılıklarından kaynaklandığını iddia etmekteler. Böylece sanki yapılması gerekenler konusunda Allah Resulünden (s.a.a) daha bilgili olduklarını söylemekte, O’nu (s.a.a), ümmetin iyiliğini düşünmemekle itham etmekte veya kulların maslahatı konusunda yüce Allah’tan daha çok bilgi sahibi olduklarını, din ve dini hükümler konusunda Allah’tan daha titiz davrandıklarını sanmaktalar. Yüce Allah, onların bu tutumunu yererek şöyle der:    

(قُلْ أَتُعَلِّمُونَ اللَّهَ بِدِينِكُمْ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ)

(Ey Muhammed!) De ki: “Siz Allah’a dininizi mi öğretiyorsunuz? Oysa Allah, göklerdeki ve yerdeki her şeyi bilir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.” (Hucurat: 16)

Yine yüce Allah, onların gerçek niyetlerini bildiğini, hakikatler ve iddiaları birbirinden ayırdığını bildirerek şöyle buyurmaktadır: (وَاللَّهُ يَعْلَمُ الْمُفْسِدَ مِنَ الْمُصْلِحِ) Allah, bozguncuyu yapıcı olandan ayırır. (Bakara: 220)

Hz. Zehra (s.a), yapmış olduğu uyarıları (وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةٌ بِالْكافِرِينَ) Şüphesiz cehennem, kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır. (Ankebut: 54), ayet-i kerimesinin dile getirdiği akıbetten sakındırarak sonlandırmaktadır. Onlar, her açıdan ateşle kuşatılmışlar ve ondan kurtulmaları mümkün değildir. Ayet-i kerimede kullanılan ve nitelemenin eylemsel durumunu belirten ism-i fail (لَمُحِيطَةٌ) ibaresinin anlamı, onların yapmış oldukları isyanları neticesinde şu anda bile gerçekten cehennem ateşinde olduklarına işarettir.[14] Ancak onlar, içinde bulundukları gafletten ötürü, gaflette oldukları birçok hakikat gibi bunun da farkında değiller.

 (لَّقَدْ كُنتَ فِي غَفْلَةٍ مِّنْ هَذَا فَكَشَفْنَا عَنكَ غِطَاءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ)

(Ona) “Andolsun ki sen bundan gaflette idin. Şimdi gaflet perdeni açtık; artık bugün gözün keskindir” (denir.) (Kaf: 22)

Ayrıca inanmayanların gerçekten bu sonuca ulaştığı anlamına gelebilir, ism-i fail ile yapılan ifade, bu sonucun şimdi veya gelecekte kesin olarak ortaya çıktığını gösterir veya onları kuşatması, sebepler ve öncüller göz önünde bulundurulmak suretiyledir. Yani; onlar, şu anda cehenneme düşme nedenleri olan günahlarla kuşatılmıştır.

  (بَلَى مَن كَسَبَ سَيِّئَةً وَأَحَاطَتْ بِهِ خَطِيئَتُهُ فَأُولَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ)

Evet, kötülük işleyip suçu benliğini kaplamış (ve böylece şirke düşmüş) olan kimseler var ya, işte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada ebedî kalacaklardır. (Bakara: 81)

Evet, günahları, taşıdıkları niyetleri ve işledikleri eylemleri düzeyinde onları kuşatmıştır.

Ayet-i kerimenin uyarıp sakındırdığı bu durum, sadece cihat farzıyla alakalı değil, bilakis diğer dini sorumluluklar hakkında da geçerlidir. Zira imanlarında eksiklik olanlar ve kalplerinde kuşku bulunanlar, duyanların hemen farkına varacağı boş mazeretler ileri sürmekteler. Bazen bu mazeretler dini argümanlarla öne sürülebilir, mazeret sahibi fıkhi bilgilere sahip olabilir, bahanesini gerekçelendirmek için dini terimler kılıfıyla süsleyebilir. Buna rağmen onların gerçek niyetleri ve bahaneleri, yüce Allah’tan ve bilinçli bilginlerden gizlenemez. Yüce Allah bizleri ve sizleri fitnelerden korusun.



[1].  Dini Merci Muhammed Yakubi'nin (gölgesi esirgenmesin) 17.01.2021 tarihli Pazar gününe denk gelen 3 Cemadi’üs-sani 1442'de Necef-i Eşref’teki Yirmi Devrim Meydanında Sıddıka-i Tahire Fatıma-i Zehra’nın (s.a) şehadet yıldönümü anısına toplanan yoğun kalabalığa yaptığı yıllık Fatımi konuşmasıdır. Yüce Allah’ın Lütfü ile bu, o konuşmanın on altıncı nüshasıdır.

[2]. İbn İshak’ın rivayetinde şöyle geçer: Allah Resulü (s.a.a) ondan yüz çevirdi ve ona şöyle dedi: “Sana izin verdim.”

[3]. Durr-u Sekaleyn tefsiri, c. 2, s. 632, h. 169. Ali b. İbrahim tefsirinden.  

[4]. El-Müracaat, Seyit Şerefüddin, s. 350. Bunu, İbn Ebi’l-Hadid’in Nehcü’l-Belaga şerhinden nakletmiş, c. 3, s. 107. El-Kamil, İbn Esir, c. 3, s. 24. Ömer’in hayatı bölümünden.

[5]. Taberi Tarihi, c. 3, s. 289.

[6]. El-İhtitac, Tabersi, c. 1, s. 131.

[7]. El-İhticac, Tabersi, c. 1, s. 138. 

[8]. Bunun detaylı açıklamasını, el-Hitabü’l-Merhale kitabının c. 1, s. 138, Ümmet, Yönetimini Layık Olmayana Vermekle Neler Kaybetti başlığı altında bulabilirsiniz. Ayrıca Kur’an’ın Nurundan, s. 1, s. 208, (أَفَإِن مَّاتَ أَوْ قُتِلَ انقَلَبْتُمْ عَلَىٰ أَعْقَابِكُمْ)   Şimdi o ölür veya öldürülürse gerisingeriye (eski dininize) mi döneceksiniz? (Ali İmran: 144) ayetinin açıklamasında bulabilirsiniz.

[9]. Tarih-i Yakubi, İbn Ebi’l-Hadid’in Nehcü’l-Belaga şerhi, İbn Kuteybe’nin el-İmametu we’s-Siyasetu, İbn Hacer’in es-Sawaiku’l-Muhrika ve Şehristani’nin el-Milel ve’n-Nihal kitapları gibi.

[10]. Biharü’l-Envar, c. 30, s. 448. 

[11]. En-Nihayetu Fi Garibi’l-Hadis ve’l-Eser, c. 3, s. 467, Felete maddesi. 

[12]. Durru’s-Sakaleyn, c. 1, s. 164, h. 1015.

[13]. Nehcü’l-Belaga, c. 1, s. 70. 

[14]. Hadiste Allah Resulünün (s.a.a) ashabıyla birlikte oturduğu bir esnada yüksek bir ses duydukları ve irkildikleri ifade edilmektedir. Bunun üzerine Allah Resulü (s.a.a) şöyle der: “Bu sesin ne olduğunu biliyor musunuz?” Dediler ki: “Allah ve Resulü daha iyi bilir.” Buyurdu ki: “Yetmiş sene önce cehennemin en üst yerinden atılan bir taş, daha yeni dibine vardı. İşte bu ses onun sesiydi.” Allah Resulü (s.a.a) daha sözlerini bitirmeden münafıklardan birinin evinden ağlama ve bağrışma sesleri duyuldu. Yetmiş yaşında olan o münafık ölmüştü. Bunun üzerine Allah Resulü (s.a.a) tekbir getirdi ve orada hazır bulunanlar, söz konusu taşın, yaşadığı yetmiş yıl boyunca cehenneme yuvarlanan ve öldüğünde cehennemin dibini boylayan o münafık olduğunu anladılar. Seyit Abdullah Cezayiri, bu olayı, el-Tuhfatü’s-Seniye, s. 17’de Feyz-i Kaşani’nin el-Yakin adlı kitabının c. 2, s. 1002’den aktarmıştır. Derim ki: “Hadisin aslı, Müslim’in kendi Sihah’ında s. 1007, sayı, 2844’da bulunmaktadır.